Yiğit Bulut Çanakkalede Büyük Oyun Konulu Konferans Verdi

 

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Yiğit Bulut, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde (ÇOMÜ) Ortak Akıl Topluluğu ve Ortak Akıl Derneği’nin birlikte organize ettiği “Büyük Oyun” başlıklı bir konferans verdi. Konferansa Vali Ahmet Çınar, Emniyet Müdürü Osman Zoroğlu, Defterdar Mustafa Işık, üniversite yöneticileri, akademik ve idari personel, kurum, kuruluş, siyasi parti temsilcileri ile vatandaşlar ve öğrenciler katıldı.

Konferansta Saygı Duruşu ve İstiklal Marşı’nın ardından açılış konuşmalarına geçildi. Açılış konuşmalarını sırasıyla Ortak Akıl Topluluğu ve Ortak Akıl Derneği adına Vural Bulut ve ÇOMÜ Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner yaptı.

yigit-bulut-konferans-canakkale

Vural Bulut konuşmasında şunları söyledi: “Sayın Yiğit Bulut’u geçtiğimiz yıl yine bu salonda ağırlamış, anayasa ve ülkemiz ekonomisi üzerine bir konferans gerçekleştirmiştik. Bugün de ülkemizde Hazirandan bu yana yaşananları ve bu yaşananların arka planında sahnelenmeye çalışılan büyük oyunu yaptığı analizlerle farklı bir açıdan görmemizi sağlayan Yiğit Bulut’tan dinleyeceğiz. Ortak Akıl Topluluğu ve Derneği milli ve manevi değerler ışığında sosyal sorumluluk bilincini ve dayanışma şuurunu geliştirmek, insan hak ve hürriyetleri konusunda ortak bir paydada buluşup faaliyetler yapmak amacıyla, bugün olduğu gibi bundan sonrada çalışmalar, konferanslar, seminerler ve projeler geliştirmeye devam edecek”.

Rektör Prof. Dr. Sedat Laçiner ise yaptığı konuşmada şunları ifade etti: “Bugün çok kıymetli bir konuğumuz var. Kendisi Türkiye’nin danıştığı bir isim. Cesur bir isim. Fikirlerini, görüşlerini kime nasıl gelir düşüncesiyle söylemeyen, gerektiği zaman sert de konuşabilen bir isim. Bazılarına görüşleri zaman zaman absürt de gelebiliyor, uçukta gelebiliyor ama ülkenin menfaati için görüşlerimizi her zeminde açıklamaktan çekinmememiz gerekiyor. Zamanla insanlar sizi anlıyor. Bu anlamda sadece Türkiye’nin danıştığı değil aynı zamanda hükümetimizin danıştığı, Başbakanımızın da danıştığı bir ismi bugün ağırlıyoruz. Sayın Yiğit Bulut’a teşekkür etmek istiyoruz, çünkü inanılmaz yoğunlukta bir programı söz konusu, o nedenle sizlerin ayağına kader gelip sizleri bilgilendirme zahmetine katlanan bu kişiden yeterince istifade edeceğinizi düşünüyorum”.

Yiğit Bulut ise yaptığı konuşmada şunları kaydetti:

Türkiye’de, maalesef halkın bilgilendirilmesi tam anlamıyla sağlanamıyor

“Sayın Valim, değerli Rektörüm ve değerli katılımcılar. Bizi buraya tekrar kabul eden Rektörüme teşekkür ederim. Yaklaşık 1 yıl önce de bu üniversiteye gelmiştik ve sizlerle beraber konuşma fırsatımız olmuştu. Bugün de Çan’a giderken tekrar aynı fırsatı bulduk. Buraya içeriye girerken yaklaşık 3-4 öğrenci yine kendi bildikleri yöntemlerle yine aynı yöntemi kullanmaya çalıştıklarını gördük. Bu gerçekten çok üzücü, Türkiye adına çok üzücü. Neden çok üzücü? Sayın Başbakanla Helsinki’ye son seyahatimizde Başbakan çok önemli konuların altını çizdiği bir konuşma yaptı. Helsinki iş konseyinde, daha doğrusu Finlandiyalı ve Türk iş adamlarının birlikte bulunduğu bir iş konseyinde, çok önemli bir konuşma yaptı. Türkiye’nin Avrupa birliği serüveni ile ilgili çok önemli konuların altını çizdi. Yaklaşık bir saat konuştu. Çok önemli detayları aktardı, fakat programın sonunda bir bayan eline bir kağıdı alıp çıktı ve one minute dedi. Ertesi gün Türk basınında sayın Başbakanın Avrupa Birliği ile ilgili söylediklerinin hiçbir tanesi yok, sadece Başbakana protesto. Böyle habercilik olmaz. Belki de Türkiye Avrupa Birliği sürecindeki en önemli açıklamaları yaptı orada. Ama hiçbiriniz öğrenemediniz, niye? Çünkü sadece elindeki beyaz kâğıtla çıkan kadın önemliydi. Olaylara sadece bu açıdan bakınca, habercilik böyle işleyince Türkiye’de, maalesef halkın bilgilendirilmesi tam anlamıyla sağlanamıyor.

Fikir tartışması Türkiye’de maalesef yapılamıyor

Orada serbest ticaret anlaşması vardı, orada enerji vardı, orada Türkiye’de yapılacak yatırımlar vardı, orada Türkiye’nin gümrük birliği vardı, orada Türkiye’nin vize ile ilgili sorunları vardı. Hepsinin mesajları verilmişti. Ama sağ olsun bizim basınımız daha 19. saniyede Başbakana protesto diye haber yapmayı tercih etti. Şimdi olaylara bu açıdan bakmamak gerekiyor. Ben o dışardaki arkadaşlara da üzülüyorum. Bizim gibi düşünmek zorunda değiller. Biz de onlar gibi düşünmek zorunda değiliz. Ben sizin gibi düşünmüyorum, sizde benim gibi düşünmüyorsunuz. Ama tartışmayı bilmek önemli. Fikir tartışması Türkiye’de maalesef yapılamıyor. Fikir tartışması başladığı anda devreye başka mekanizmalar giriyor ve o tartışmayı yürüten taraftarları linç etmeye başlıyor. Türkiye’de böyle bir kültür oluştu. İşgal edelim sokakları, yakalım, yıkalım, lastik yakalım, bariyer kuralım, polisle çatışalım. Sonra, sen orada onları yaparken seni o sokağa sürenler milyar dolarları cebine indirmeye devam etsin. Sen orada git polisle çatış, o polisinde seninle aynı derdi var, az maaş alıyor, çocuğu var, gelecek kaygısı var, endişesi var. Senin de aynı kaygıların gelecek kaygıların ve endişen var, sen orada çatışıyorsun, sizi oraya sürenler ve çatıştıranlar özellikle yerleşik basın, cebini doldurmaya devam ediyor. Sen polisle çatışmayla kalıyorsun.

Ne kimse tam siyahtır, ne kimse tam beyazdır

Türkiye bundan hiçbir şey kazanmıyor. İşte gezi olaylarında bunları gördük biz. Türkiye’nin bu girdaptan, bu kısır döngüden çıkması lazım. Çatışma olmadan tartışma yapılabilir. Fikir tartışması çatışma olmadan yapılabilir. Şimdi dışarıdan bakıldığında dışarıdakilere göre buradaki herkes çizginin gerisinde . Öyle değil, ne kimse tam siyahtır, ne kimse tam beyazdır. Dolayısıyla bunu özellikle üniversite öğrencilerinin öğrenmesi lazım. İstanbul Üniversitesinde konferansa gittim. Bundan yaklaşık 1 sene önce. Konuşamaya başlamadan önce iki tane kız öğrenci sürekli protesto etmeye çalışıyorlar. Bırakın konuşsunlar dedim. Konuştular 10 dakika geçti, 15 dakika geçti, bitti mi dedim? Bitmedi dediler, 10-15 dakika daha konuştular. Bitti mi dedim, bitti dediler. Şimdi bir soru soracağım dedim. Senin bu anlattığın sistemde şunun yada yerini bana anlatır mısın? Ama biz onu hiç düşünmemiştik dediler. Malzeme bitti kızlar yerine oturdu. Şimdi gerçekten tartıştığımız zaman sizin düşündüğünüzden farklı bakış açılarının farklı bir sebep sonuç ilişkisinde değerlendirilebileceğini görüyorsunuz.

Türkiye’de bir etiketleme var

Ama Türkiye’de bir etiketleme var. Etiketi basıyorlar, x,y,z diye ve bunu Türkiye’deki yerleşik basın yapıyor. Bunu çok net söylüyorum. Nasıl ki 411 el kaosa kalktı manşeti TBMM’nin iradesini hiçe sayan bir manşetse, bu ülkede 410 milletvekilinin evet dediği bir düzenlemeye dahi gazeteler hayır dediği sürece ülkede uygulanamıyorsa, eskiden olduğu gibi aynı kültürün bugün de yayılmaya çalışıldığını görüyorsunuz. Türkiye’nin ilerleyebilmesi için ilk önce bu sıkışmış, birbirini etiketleyen, karalayan kültürden kurtulması lazım ve çok açık söyleyeyim eğer bir ülkede insanlar 11 saat televizyon programlarının karşısına geçip, top o kaleye mi girdi, bu kaleye mi girdi diye seyrediyorsa o ülkenin insanları gidip sokakları yakar. Yok top çok sertmiş, 30 derece açıyla gelmemiş. Bunun üzerinde insanlar 6-7 saat tartışıyorlarsa ve insanlar bunu seyrediyorsa. Gol olsa ne olur? Olmasa ne olur? Alman Cumhurbaşkanı Alman Milli Futbol takımını tebrik etti, kupayı kaldırdı ve şöyle dedi; “Topa vurmakla adam olunmaz. Üreteceksin”. Türkiye’nin aynı şekilde bu bastırıldığı, özellikle basın yoluyla bu algılamasının bozulduğu yapıdan başını kaldırması lazım. Gündüz evlilik programı seyret, akşam 6 saat futbol programı seyret, sonra da git o diziyi seyret, ertesi sabah bir hiç olarak uyan ve yoluna devam et.

Medya yoluyla insanlar üzerinde kontrol ve algılama oluşturuluyor

Sayın Başbakanı eleştiriyorlar dizilerle ilgili yorum yaptı diye. Dizilerle ilgili yorum yapmak zorundasınız. Çünkü bir ülkede medya yoluyla insanlar üzerinde kontrol ve algılama oluşturuluyor. Çok açık konuşalım, geçmişte hatırlayın, bu ülkede üç sene ensest seyrettik. Aynı evin içerisinde amcasının eşiyle ilişkiye giren bir adamı seyrettik. Tam üç sene, niye? Çünkü reyting şirketi her gün % 70 izlendiğini raporladığı için. Reklam şirketleri parayı bastı, reyting şirketleri parayı bastı, medya şirketleri parayı bastı. Türkiye bunu seyretti. Siz belki etkilenmiyorsunuz ama 10 yaşındaki, 11 yaşındaki çocuk da onu seyrediyor. Şimdi bunu söylediğimiz zaman vay Türkiye nereye gidiyor, Türkiye’de neyi kısıtlıyorsunuz, yok Türkiye’de hayat standartlarına müdahale mi ediyorsunuz? Bakın ben size bir şey söyleyeyim eğer Kadiköy meydanındaki bariyerler, o lastikler New York 5. Caddede yakılsaydı o New York’ta 5. Caddede o bariyerleri kuranların tamamını polis vururdu. Tamamını vururdu, hadi gidin deneyin bakalım, 5. Caddede 4 tane lastiği üst üste koyun ve yakın, 1 metre atamadan vurulursunuz. Öyle uyarı, kelepçe, tutuklama yok. Vurulursunuz. Orada olduğu zaman batı standardı, Türkiye’de olduğu zaman, olur mu canım demokrasiye müdahale mi ediyorsunuz. Bırakınız yaksınlar, bırakınız geçsinler. Dolayısıyla bunları çok iyi algılamak gerekiyor.

Önemli olan insanın bilinç düzeyinin yükselmesi

Çok kısa olarak şunu söyleyeceğim, bugün insanlara Türkiye nereye gidiyor diye sorduğunuzda, bir kesim Türkiye’nin çok iyiye gittiğini iddia ediyor. Bir kesim de Türkiye’nin çok kötüye gittiğini iddia ediyor. Bu doğru bir tablo değil, bir ülke, hiçbir ülke ne tamamıyla iyiye doğru gidebilir ne de tamamıyla kötüye doğru gidebilir. Önemli olan insanın bilinç düzeyinin yükselmesi ve iyiye giden taraflarla kötüye giden tarafları ayırabilmesidir. Ekonomimiz çok iyiye gidebilir ama sağlık sektörümüz kötüye gidebilir. Sağlık sektörümüz çok iyiye gidebilir ama kütüphanecilik politikalarımız kötüye gidebilir. Her şeyin iyiye doğru gitmesi için çabalarsınız. Ama iki tarafa ayrılıp da birbirimizi farklı görmeye başladığımız zaman bu doğru bir sonuç üretmez. Özellikle üniversite öğrencisi olduğunuz için bunu söylemeye çalışıyorum. Şu X partisinden, şu Y partisinden, bu Z partisinden, bu X kulübünden, bu Y kulübünden bunlar hiçbir şey üretmez. Sadece insanları tabelalarla algılamak, hiç kimseye hiçbir şey katmayacaktır.

2003’e kadar Türkiye’nin kaymağını 5 bin kişi yiyordu

Çok kısa olarak şunu söyleyeceğim; en önemli şey ne biliyor musunuz? Hiçbir siyasi partiden bahsetmiyorum. Siyaset üniversitede olmaz. Siyasette yapmıyorum. Ama şunu bilmeniz lazım. Bir Türkiye vardı. 2003 yılına kadar bu Türkiye’nin kaymağını 5 bin kişi yiyordu, 70 milyon kişi o 5 bin kişiye bakıp seyrediyordu. Bir Türkiye var. 2003 yılından beri ülkenin varlıkları 70 milyonla paylaşılmaya çalışılıyor. Bunun elimde matematik ispatı var. Bunu size çok kısa olarak söyleyeyim. 2002 yılındaki konsolide bütçe rakamlarına gidin bakın. Konsolide bütçenin %50’si faiz ödemesi. Yani bu ne demek? Bütçenin yarısı 5 bin gerçek ve tüzel kişiye alıp 70 katrilyonu faiz olarak ödüyorsunuz. 2002 konsolide bütçe büyüklüğü 140 katrilyon. Geri kalan 70 katrilyonu da 70 milyona paylaştırıyorsunuz.

Son 10 yılda Türkiye’nin düşen faizle ödemediği faiz toplamı 642 milyar TL

Son 10 yılda Türkiye’nin düşen faizle birlikte ödemediği faiz toplamı 642 milyar TL. Yani 2002’deki düzen devam etseydi, biz o 5 bin kişiye 642 milyar TL daha ödeyecektik 10 yılda. Yani yılda yaklaşık 65 milyar TL. Şimdi 2002 yılında hatırlarsanız buradan ip gibi bir yoldan gidiyorduk Keşan, Tekirdağ, İstanbul, karşıdan araba geldiği zaman sollamak mümkün değil, geçmek mümkün değil. Bugün her tarafa duble yollarla gidebiliyorsunuz. Havalimanından gidebiliyorsunuz. Bu para nereden geldi? Mucize yok. O 65 milyar TL var ya yıllık, o 5 bin kişiye gitmeyen. O 65 milyar TL döndü; yol, hastane, elektrik, su, havalimanı oldu. Olay bu kadar basit. Bu kadar net. 642 milyar TL, bakın tekrar ediyorum 10 yıldır ödenmeyen faiz. Şimdi gezi olayları başladığı dönemki Türkiye’ye bakın. Faiz 4.61. Gezi olaylarının başladığı gün 4.61, Cumhuriyet tarihinin değil, 1699’dan beri bu toprakların gördüğü en düşük faiz.

Gezi olayları ve Mısır darbesi tesadüf değil!

4.61 faiz. 100 bin seviyesine yakın hisse senedi piyasası. 140 milyar dolar Merkez Bankası rezervi. Dünyanın 90 katrilyon bedelle imzalanmış en büyük havalimanı anlaşması. İkisi imzalanmış birinin prototipi bitirilmiş 3 nükleer reaktör anlaşması, nükleer santral anlaşması, Kanal İstanbul, 3. Boğaz Köprüsü ve ertesi gün Türkiye’de 3 tane ağaç söküldü diye başlayan olaylar. Bütün bunlara tesadüf diyorsanız, hayatınızın geri kalanını tesadüfler içinde yaşamaya devam edin. Bu olayların üzerinden günler geçmeden Mısır’da askeri darbe, yıllar sonra Mısır’da ilk defa seçilmiş Cumhurbaşkanının hapsedilmesi. Bakın, İsrail ve İngiltere’nin istediği Cumhurbaşkanları Mısır’da 40 yıl hüküm sürdü. İsrail ve İngiltere’nin istediği şahlar İran’da on yıllarca hüküm sürdüler. Ama Ortadoğu’da İslam coğrafyasının en güçlü olduğu ikinci toprak olan Mısır’da halk ne zaman bir Cumhurbaşkanı seçti, o Cumhurbaşkanı devirip yargılamaya başladılar. Ne zaman? Türkiye’de gezi darbe denemesi olmasından çok kısa bir süre sonra. Bütün bunlar tesadüf diyorsanız, tesadüf demeye devam edin. Ama İslam coğrafyasındaki en güçlü iki direk olan Mısır ve Türkiye’de aynı anda bu operasyonun yapılması, tekrar ediyorum, 2009 yılında bir ülkenin istihbarat servisini bir üniversiteyle birlikte yazdığı raporda şu cümlenin geçmesi; “2008 sonrası uyguladığı politikalarla 300 yıldır emperyal sistem içinde boyunduruğumuz altında bulunan İslam coğrafyasının aklına iş koyan Türkiye!” Bakın aynen böyle geçiyor. Tam Türkçe tercümesini söylüyorum. Açıkçası ne demek biliyor musunuz? Eğer Türkiye ayağa kalkarsa, Ortadoğu’da ayağa kalkar, Ortadoğu’da ayağa kalkarsa biz buraları sömüremeyiz. Biz buraları sömüremezsek dünyada kurduğumuz emperyal sistem çöker. İşte size gezi olaylarının sebebi. Bu kadar basit ve bu kadar net. Çok açık. Bir şeyi çok iyi anlamamız lazım.

Atatürk’ün adını kullananlar bu ülkenin kanını emdi

Bakın dün 10 Kasım’dı. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, bu ülke için çok büyük adımlar attı. Dışarıdakilere sorarsanız biz Atatürk’ü hiç bilmiyoruz, hiç anlamıyoruz, Atatürkçü bile değiliz onlara göre. Ama bu ülkede en büyük sorun ne biliyor musunuz? Atatürk’ün adını kullananlar bu ülkenin kanını emdi. Atatürk’ün adını kullananlar bu ülkenin varlıklarını sömürdü. Atatürk’ün arkasına sığınanlar bu ülkenin yeraltı kaynaklarını, yerüstü kaynaklarını, insan kaynaklarını kendine transfer ettiler. Atatürk’ün bankası niye partiye kaldı? Bana da kalması lazım, bende Türk vatandaşıyım. Niye partiye kaldı. Atatürk’ün kurduğu banka niye partiye kaldı? Kimse bunu çıkıp Türkiye’de açıklayamaz. Mantıklı tek bir cevabı yok! Miras, miras, miras! Biz neyiz? Biz vatandaşı değil miyiz bu ülkenin? Niye mirastan kalmadı bize hiçbir şey. Bakın sistemin nasıl çalıştığını anlamak gerekiyor. Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşları yok olan bir imparatorluktan bir ülke biçtiler. Ama o ülkeyi biçerken yokluklar içinde atılan adımlar içinde en iyisi yapıldı mı yapılmadı mı bu her zaman tartışılır. Bakış açılarına göre farklıdır. O gün için yapılması gereken yapıldı. Ayağımızı basacağımız bir taban kuruldu. Ama bir gerçek var bakın, bunu hiç kimse bu kadar açık söylemez. 1923 yılında iktidar başladı. 1933’te Gazi Mustafa Kemal’i Çankaya köşküne kilitlediler. Anahtarını da attılar. Son 5 yıl yalnızlık ve çaresizlik içinde geçti. 1933’ten sonra İsmet İnönü ve Celal Bayar Türkiye’nin dümenini ele geçirip emperyal küresel sistem ne istiyorsa bu ülkede onu yaptılar. Uygulanan bütün anlaşmalar, imzalanan anlaşmalar, 1946 devalüasyonu, Menderes’e 1954’le 1958 arası yapılan baskılar, 1961’den sonra başlayan IMF anlaşmaları, 2008 yılına kadar bu zor kullanılan halkın varlıklarının transfer edildiği dönem zorla devam etti. Çok açık söylüyorum. 1923-1933. 2008 yılında eğer Recep Tayyip Erdoğan çıkıpta ben kefeni giydim arkadaş, bu IMF anlaşmasını imzalamıyorum, yırtıyorum, atıyorum demeseydi, 1800’lerde boynumuza geçen pranga hala boynumuzda durmaya devam edecekti.

Atatürkçülüğü ne kadar anladınız?

Bakın 1923-1933, 1950-1960, 1983-1993, bunlar ne biliyor musunuz? İktidarının 10. yılında yerleşik düzen tarafından yok edilen Başbakan ve Cumhurbaşkanları ve ne tesadüftür ki 2003-2013 iktidarının 10. yılında gezi olayları ile devrilmek istenen yine bir Başbakan. Bakın bu çok önemli. Atatürkçülük, Atatürkçülük. Atatürkçülüğü ne kadar anladınız. Ben bir bilene soruyorum. Eline al bir bayrak alan çık sokaklara, biriç partine 5 dakika ara ver, çık sokağa, Türkiye İran olmayacak. Sen Türkiye’nin İran olmayacağını değil Türkiye’nin ne olacağını anlat bana. Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kurulmayacak. Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kurulmayacağını değil Ortadoğu’da nasıl bir düzen ortaya çıkacağını anlat bana. Bakın en önemli şey şu. Basının bize sürekli bilinçaltımıza pompaladığı gibi X olmayacak, Y olmayacak, Z olmayacak düzeninden olayları algılarsanız, olmayacak üzerinden olay algılanmaz. Ne olacak üzerinden olay algılanır. Türkiye zaten İran olmayacak. Bunu söyleyip de bunu sloganlaştırmanın ne anlamı var. Eline al bayrağı. Adamın Cumhuriyetten anladığı bu. 80 yılda ürettiğin milli gelir 2 bin dolar. 1999-2003’e kadar. 80 yılda vatandaşına verdiğin gelir 2 bin dolar. Yaptığın yol 10 yıl önceki yol. Deniz yolu yok. Vatandaşa yasak yüksek vergilerle. Vatandaşa her şey yasak. Ama 5 bin kişiye ödediğin faiz 2,5 trilyon dolar. 80 yılda 2,5 trilyon dolar. Bu mu senin Cumhuriyet anlayışın. Bu mu senin Atatürk anlayışın. 5 bin kişiye 2,5 trilyon faizi ödeyeyim, benim vatandaşıma 2 bin dolara vereyim, hastane yapmayayım, yol yapmayayım ama bayramlarda elime bayrak alayım, Türkiye laiktir laik kalacak. Geç kardeşim bunları geç. Bu yalan bitti. Bu oyunlar bitti. Bu tezgah bitti. Türkiye’nin ne kalacağını, ne olacağını zaten halk biliyor. Halk bunun kararını veriyor. Sen bunu bize pazarlama artık. Biz laikliği de, sekülarizmi de senden daha iyi biliyoruz. Senden daha iyi bilir ve senden iyi de sindiririz. Üç tane kavram bul Fransa’dan, git gel şunun içine dolmaya çalış. Dolmuyorum onun içine. Benim binlerce yıllık geçmişim var. Ben o binlerce yıllık geçmişin içinden kendime kavram bulurum. Benim kavram bulmam için gidip Fransa’dan kavram aramama gerek yok. Ama sekülarizm ne olacak. Sekülarizmin ne olduğunu biz senden daha iyi biliyoruz. Üzülme. Hz. Ömer’den bu güne bakarsanız sekülarizmin ne olduğunu görürsünüz. Ama yine Fransa’ya bakacak. Çünkü neden halkı baskı altına almak için oyun bunlar. Kızlar okula gidemez. 30 sene bunun kavgasını verdik. Ne oldu. Şimdi başörtülü kız kardeşlerimiz burada okula geldi Türkiye ne oldu? Battı mı Türkiye? Laik düzen mi yıkıldı? Federal devlet mi oldu? Cumhuriyet mi parçalandı?

28 Şubat süreci dünyanın en büyük soygunudur

Bu arkadaşları kırmızı kitaba, yani devletin kendine tehdit tanımladığı kitaba bu kardeşlerimizi devlet için en büyük tehlike diye yazdılar. Bu ülkede bunlar yaşandı. Türk devleti için iki büyük tehlike vardır. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği bunu kaleme aldı. Kırmızı kitap da. Neymiş iki büyük tehlike? Bir irtica. Kimmiş bu mülteciler başörtüsüyle okula gitmek isteyen kızlar. Başörtüsüyle oğlunu kışlada ziyaret etmek isteyen anneler. Cumhuriyeti kökünden yıkarlar bunlar. İkinci en büyük tehlike bölücülük. Kimmiş bu bölücüler. Benim Kürt kökenli kendi vatandaşım. Bu ülkenin Milli Güvenlik Kurulunun ürettiği kırmızı kitap da birinci tehlike irtica, ikinci tehlike bölücülük. Rusya tehlike değil. Suriye tehlike değil. Nükleer silah tehlike değil. Kimyasal silah tehlike değil. Siber saldırı tehlike değil. İnancından dolayı başını örten kız öğrenci atom bombasından daha tehlikeli. Bizi yıllarca böyle uyuttular. Bununla Türkiye’de kavga çıkardılar. Ama bunu yaparken ülkeyi soydular. Biz daldaki kuşa bak derken gelip ceplerimizde ne varsa alıp götürdüler. 28 Şubat süreci. Dünyanın en büyük soygunudur. Dünyanın en büyük organize soygunudur. Orada üç tane asker vitrinde hiç önemli değil. Onun finansal, entelektüel kısmı önemli. 28 Şubat sürecini kim tezgâhladı? Tiyatroyu kim oynadı? Tiyatro nerede sahnelendi? Ve kaç milyar dolarımızı çaldılar? İşin o kısmı önemli. 28 Şubat sürecinin askeri karargâhına girilmiş benim için hiçbir şey ifade etmiyor. 28 Şubat sürecinin sivil karargâhına gireceksin kardeşim. Yargıya sesleniyorum bir vatandaş olarak. 28 Şubat sürecinin sivil karargâhına gireceksin.

Neydi biliyor musunuz Rahmetli Erbakan’ın suçu. İktidara geldiğinde real faiz yüzde 30’du. İktidardan düşürüldüğünde real faiz yüzde 17’diydi. Bir yılda real faizi 13 puan düşürdü. En büyük suçlardan birisi bu. İkinci büyük suç, dedi ki ben bu kamunun parasını özel sektöre vermeyeceğim. Gece olunca kamunun parası özel sektörün bankasına giriyordu, kamunun borçlanma ihtiyacı olunca kamu kendi parasını özel sektörün bankası üzerinden geri alıyordu. 1 liraya veriyorsunuz 1 saat sonra 5 lira olarak alıyorsunuz aynı parayı. 10 milyar dolar yılda devletin bu uygulamasından dolayı özel sektör bankaları havadan para kazanıyordu. Rahmetli hoca dedi ki bu iş böyle olmaz. Havuz sistemi kuracağız. Kamu bütün parasını oraya koyacak, kamunun paraya ihtiyacı varsa o havuzdan alacak. Bunu açıkladığı gün Aczimendiler Kadıköy’de yürümeye başladılar. 72 tane tahta sopalı adam Kadıköy meydanında yürüyorlar. Bizim gazeteler manşet atıyor. Türkiye şeriata gidiyor. 72 tane tahta sopalı adam Türkiye’de düzeni yıkıyor, bizde burada adamız diye oturuyoruz. 72 tane tahta sopalı adam. Eski kasetleri bulmuşlar, montajlamışlar, kesmişler, servis etmişler medyaya. O konuşmalar sürekli dönüyor. Gazetelerde sürekli haberler çıkıyor. Rektörler başbakana uyarı verdi. Habere bak. Rektörler başbakanı uyarıveriyor. İlk önce rektörler Genelkurmay karargâhına gidiyor, orada rektörlere brifing veriliyor, diyorlar ki siz bunu açıklayacaksınız. Rektörler çıkıyor Başbakanın aleyhine açıklama yapıyor. Deniz Kuvvetleri Komutanı açıklama yaptı: İmam Hatip Liseleri kapanacak. Sen Milli Eğitim Bakanı mısın, Deniz Kuvvetleri Bakanı mısın? Hadi açıkla bunu bana. Deniz Kuvvetleri Komutanın adını bilen var mı? Ben bilmiyorum. Kara Kuvvetlerini de bilmiyorum. Genel Kurmay Başkanının ismini biliyorum sadece. Bilmemekte o kadar güzel bir şey ki. Doğrusu bu. Çünkü onlar kendi işini yapıyor, biz kendi işimizi yapıyoruz. Siz kendi işinizi yapıyorsunuz.

Bu ülkede kurum olarak en çok Türk Silahlar Kuvvetlerini severim

Bakın ben bu ülkede kurum olarak en çok Türk Silahlar Kuvvetlerini severim. Benim kendimi, geçmişteki 41 yıl içerisinde en iyi hissettiğim kurumlardan bir tanesi Türk Silahlı Kuvvetleridir. Neden? Çünkü gerçekten işimi yapmaya çalışıyorum orada. Siyaset yapmaya çalışmıyorum. Ama ne zaman ki Türk Silahlı Kuvvetleri siyasete karışır, orada dostluk biter. Türk Silahlı Kuvvetleri bu ülkenin kendi içinden çıkardığı öz malıdır. Oradaki adamlar abinizdir, dayınızdır, babanızdır, amcanızdır ve Türk Silahlı Kuvvetleri elitist bir kadro değildir yani elitist bir kurum değildir. Bilmem neyin kızı gelip de onun başkanı olamaz. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Genel Kurmay Başkanı köydeki en fakir ailenin çocuğu olabilir. Köydeki çıplak ayaklı çocuğu götürüp askeri okula verirler o gider Genelkurmay başkanı olur. Ama geçmişte Türk Silahlı Kuvvetleri Türk Halkına karşı kurum olarak çok büyük hatalar yapmıştır. Bununda altını çizelim. Dürüst konuşmak gerekiyor. Tekrar ediyorum bir vatandaş olarak en değerli kurum benim için Türk Silahlı Kuvvetleridir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri çok büyük kurumsal hatalar yapmıştır. Neden? Çünkü o yerleşik düzenin provokasyonunun sonucudur. Sokağı öyle bir hale getiriyorlardı ki, askeri de sokağa koyup denklemi tamamlıyorlardı.

650 bin düşünen adamı maddi manevi yok ettiler

12 Eylül’de 650 bin düşünen adamı maddi manevi yok ettiler. O adamdan bir daha hayır gelmedi çünkü maddi manevi olarak 12 Eylül onu zedeledi. Benim babam Adalet Partisi Milletvekili idi, onu götürdüler. Suçu neydi, MC Koalisyonuna güvenoyu vermek. Ama üst kattaki bugün Türkiye’nin en büyük Matematik Profesörü olan kişi o zaman asistandı, onu da götürdüler. Sonra anladık ki, x abinin tek bir suçu varmış. Düşünen bir adammış. Hâlbuki Kenan Paşaya demişler ki, Türkiye’de ne kadar düşünen adam varsa hepsini biç. Sağcı solcu hiç fark etmez. Düşünen bütün kafaları koparacaksın. O da netekim tamam demiş bu işe ve başlamış koparmaya.

Düşünen adamlar biçildikten sonra ancak toplumsal dönüşümler olur

Bakın 12 Eylül düşünen adamları biçtikten sonra Türkiye tüketim toplumuna geçti. En yüce değer paradır. Benim memurum işini bilir. Neden, çünkü düşünen adamlar biçildikten sonra ancak toplumsal dönüşümler olur. Çanakkale Savaşı olmasaydı, Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilemezdi. İlk önce Çanakkale Savaşı ile, düşünen insan kaynağımızı tasfiye ettiler. Gidin, İstanbul’daki Liselere, Çanakkale Savaşında şehit olan lise son sınıf öğrencilerinin ismi yazar duvarlarda. Sınıftan alınmış, Çanakkale Savaşına götürülmüş ve şehit olmuş. Gerçekten amaçları Çanakkale’yi geçmek miydi? Değil miydi? Bunun düşünülmesi lazım. Ama Türkiye’nin düşünen insan kaynağı Çanakkale Savaşında maalesef şehit oldu. Arkasından Osmanlı imparatorluğu tasfiye oldu ve tabansız bir topluma Fransa’dan düşünce akımı getirip verdiniz. Adı bile Fransızca Jön Türkler, adı bile Türkçe değil. Arkadan ne oldu. Dediler ki laisizm diye bir şey var. Ne işe yarar. Alırsın böyle toplumun içine koyarsın, dinamit gibi durur. Ne toplum ona alışır, o topluma alışır. Kimse ne olduğunu tam yorumlayamaz. O seni rahatsız eder, sen onu rahatsız edersin. Bunun özü nedir, çok aslında basittir, Osmanlıda binlerce yıldır bu topraklarda geçmişte kullanılmıştır. Ama yeni keşfedilmiş olması lazım. Çok açık bir şey söylüyorum. Cumhuriyeti kuranlara bir Türk vatandaşı olarak binlerce kere teşekkür ediyorum. Allah hepsinden razı olsun. Ama Cumhuriyet kurulduktan sonra içine düştüğümüz tuzağı anlamanız lazım. İşte büyük oyun dediğimiz bu. Özellikle Gazi Mustafa Kemal’i köşeye sıkıştırıp, izole edip, iyice güçten düşürdükten sonra, atılan anlaşmaları, imzaları, Türkiye’deki oynanan oyunları, Recep Peker hükümetinin 1946 devalüasyonunu, 1946’dan sonra Türkiye’nin IMF, Dünya Bankası, NATO, Birleşmiş Milletlere nasıl teslim edildiğini, İngiltere’nin 1960 darbesindeki rolünü, 1980 darbesindeki rolleri, bunları çok iyi anlamak gerekiyor. Bir Cumhuriyet olsun, küçük olsun, kontrol edilebilir olsun. Ama bir şey daha olsun. Petrol bölgeleri dışarıda kalsın, 12 adalar dışarıda kalsın. Bu stratejiyi çok iyi anlamak lazım. Ben olsam, sen olsan, o olsa, bu stratejiye karşı daha iyisini yapabilir miydi? Yapamazdı. İşte Gazi Mustafa Kemal’in büyüklüğü oradan geliyor zaten. Bize ayağımızı basacak bir toprak bıraktı. Ama bu ayağımızı basacak toprağı ileriye götürme görevini de bıraktı. İşte Atatürk’ü anlamak budur. İleri götürmek nasıl olur? İleri götürmek Marmaray ile olur. 90 yılda hala Çanakkale Boğazını geçememişsen sen Gazi Mustafa Kemal’in adını anmayacaksın. Yoksa ideolojiyle, biz Atatürkçüyüz, biz şöyleyiz, biz böyleyiz, geç bunları kardeşim, geç, bunlar geçmişte kaldı, bu oyun hala Türkiye’de oynanıyor. Ben size bir şey daha söyleyeyim, çok acıdır, bu aynı yerleşik düzeni devam ettirmeye çalışan kim varsa, Atatürk’ün geçmişte miras bıraktığı bankadan fonlanarak, kredi verilerek, bu hale getirilmiştir, semirtilmiştir. Bakın tekrar ediyorum. Bugün bu kirli düzeni devam ettirmeye çalışan, kendi menfaatlerini korumaya çalışanların çoğu maalesef bizim paralarımızla fonlanarak bu hale getirilmiştir. Bugün bakıyorsun adam her şeye karşı, niye, çünkü Türkiye büyürse, milli gelir artarsa, vatandaşın bilinci açılırsa, o kendi menfaatini kaybedecek. Adam 60 yıldır kendi menfaatine boru döşüyor. Vatandaşın menfaati ne olacak. Dolayısıyla bu yerleşik düzenin ne olduğunu çok iyi idrak etmek lazım ve bu yerleşik düzenin Atatürk’ün arkasından çıkması lazım. Bunu çıkaracak olan sizsiniz. Biziz.

İşte büyük oyun bu

Gerçeği insanların görmesi lazım. Artık oraya saklanmak yeter. İşte büyük oyun bu. Bu oyun artık yeter. Bir taraftan insanları sokağa dök, bir taraftan sokakları yaktır, bir taraftan kendin yılda 70 katrilyon faizi cebe koy, oh ne güzel. Bir taraftan sana üret dedikleri zaman, ben üretemem montaj sanayiyim de, yerli araba yapma, yerli parça yapma, yerli endüstriyi kurma, bunun önünde dur takoz gibi, öbür taraftan sanayiciyim de.

Koalisyon hükümeti olacak ki Başbakan senin önünde önünü iliklesin

Bakın 1900’lerin başı imparatorlukların tasfiye edilme süreciydi, Osmanlı İmparatorluğu’da tasfiye edildi, yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Bu oluşumların içinde, dünyadaki , kurulan yeni devletlerin içinde tamamını inceleyin, ilk önce bir montaj sanayi ortaya çıkarıldı. Bu montaj sanayiden burjuva türetildi, o semirtilen burjuvaya medya kurduruldu, o kurulan medya ve semiren burjuva birlikte finans sistemini kurdular. İşte Türkiye’deki düzenin adı buydu. Ne zamana kadar. 2003 yılına kadar. 2003 yılından itibaren bu sistem, bu yapı çökmeye başladı, onlar ne sever, onlar koalisyon hükümeti sever. Koalisyon hükümeti olacak ki, 5 milletvekili seçtiğinde hükümet düşsün sen yoluna devam et. Koalisyon hükümeti olacak ki Başbakan senin önünde önünü iliklesin.

Başkanlık sistemini konuşmamız lazım

Daha önce söylemiştim, ben bu ülkede bir medya patronuyla tavla oynayan bir başbakan gördüm, gözümle gördüm, o başbakan medya patronuna efendim diye hitap ediyordu. O medya patronu başbakana sen diyordu. Neden çünkü koalisyon hükümetinin başbakanıydı. O medya patronu destek vermese ayakta duramayacaktı. Şimdi bu bitti, ama bir şeyi daha çok iyi anlamak lazım. Bugün Recep Tayyip Erdoğan, sistemin özelliklerini kendi şahsi özellikleriyle tamamlıyor. Sistem bu kadar güçlü bir liderlik mekanizmasına izin vermiyor ama kendi şahsi özellikleri ile bu eksiği tamamlıyor. Ama bu eksiği biz ondan sonsuza kadar tamamlamasını, fedakârlık yapmasını bekleyemeyiz. Sistemi bir nokta yukarıya çekmemiz lazım. Yani başkanlık sistemini konuşmamız lazım. Tartışmamız lazım. Neden başkanlık, bakın, başkan kim olursa olsun, yüzde 50,01 ile seçilebilir ve yüzde 50,01 ile seçilmiş bir başkanın karşında yerleşik düzenin hiç şansı yoktur.

Tabelalarla, etiketlerle hayatı algılamayın

Yerleşik düzen ne istiyor. Yüzde 20 ile, 15 ile koalisyon kurulsun. Hayır başkanlık sistemi öyle değil, kim olursa olsun, ister Recep Tayyip Erdoğan, ister Kemal Kılıçdaroğlu, ister Devlet Bahçeli, kim olursa olsun, yüzde 50,01 ile seçilir ve güçlü başkan yerleşik düzene karşı halkın menfaatlerini koruyacak. Burası çok önemli, sadece ve sadece halka karşı sorumlu olacak ve Başkanın Bakanları profesyoneller arasından atanacak. Yani siyaset yok bakın içinde, bu çok önemli, Türkiye’deki en iyi Milli Eğitim Bakanı kimdir? X üniversitesi rektörü gel kardeşim seni Milli Eğitim Bakanı yaptım, Türkiye’deki en iyi İçişleri Bakanı kimdir? X ilinin valisi , gel kardeşim seni İçişleri Bakanı yaptım, siyaset yok. Hesap sadece millete. Siyaset yok, bu çok önemli bakın. Bu başkanlık sisteminin gelmemesi için yerleşik düzen var gücüyle, topuyla, tüfeğiyle savaşıyor. Çünkü başkanlık sistemi geldiği zaman koalisyon hükümeti bitiyor. Bunu çok iyi idrak etmemiz ve özellikle üniversite seviyesinde tartışmamız gerekiyor. Son olarak şunu söyleyeceğim. Tabelaların altına sıkışmayın, sizden tek istediğim bu. Tabelalarla, etiketlerle hayatı algılamayın. Gerçekleri görmek için tarafsız bakmayı öğrenmek gerekiyor. Tabelanın gölgesinden çıkın. Türkiye’nin çok büyük bir potansiyeli var, bu potansiyeli kullanabilecek olan yine sizlersiniz, önümüzde çok önemli bir 10 yıl var. 200 milyar dolardan 800 milyar dolara gelmiş bir ekonomi, 800 milyardan 2,5 trilyona da gider. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu hepinizin gelirinin üçe katlanması demek. Bu her türlü varlığınızın değerinin üçe katlanması demek. Çanakkale’deki tarlanızın değerinin üçe katlanması demek. Dolayısıyla bunu yapacak olan yine gençler. Türkiye’nin çok büyük bir potansiyeli var. Yeter ki çıkabildiği yolda bir 10 yıl daha Türkiye devam etsin ve bu iş sonuna doğru yani Türkiye’nin genleştiği noktaya doğru gidebilsin”.

Konferansın sonunda Yiğit Bulut’a, Vali Ahmet Çınar tarafından seramikten yapılmış Truva Atı hediye edildi.

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*