ÇOMÜ Rektörü Laçiner: “Çevre üniversitesi olmaktan kurtulup, elit üniversiteler arasına girmek istiyoruz” (RÖPORTAJ)

ÇOMÜ Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner, katıldığı “ÇOMÜ Özel” adlı televizyon programında önemli açıklamalarda bulundu. ÇOMÜ TV Genel Yayın Yönetmeni Yrd. Doç. Dr. Ünal Bilir’in hazırlayıp sunduğu programda üniversitedeki kurumsal yatırımlara ilişkin ayrıntılı bilgiler veren Laçiner, ÇOMÜ’nün gelecek vizyonuna yönelik önemli açıklamalarda bulundu.

 

sedat-laciner-comu-ozel-roportaj

Yrd. Doç. Dr. Ünal Bilir: Hocam, siz kamuoyunda genel itibariyle bir yönetici, televizyon programcısı ve bir yazar olarak tanınıyorsunuz, fakat son dönemde buna eklenen yeni bir imaj var. Genelde inşaat görüntüleriyle biz sizin haberlerinizi yapıyoruz. Hatta geçtiğimiz gün Kampüs FM’deki arkadaşlarımız size bir baret hediye ettiler, bunun timsali olarak. Hocam, buradan hareketle ben şunu sormak istiyorum. ÇOMÜ’ de fiziksel gelişime bu denli önem verilmesinin nedeni nedir?

Prof. Dr. Sedat Laçiner: Şimdi, tabii fiziksel gelişme bu işin olmazsa olmazı. İşin özünü oluşturan kısmı değil, ama mutlu bir yuva istiyorsanız, yağmur almayan, soğuktan sıcaktan sizi koruyan bir eve ihtiyacınız var. O bina tek başına sizi mutlu bir yuvaya kavuşturur mu? Elbette mutlu yuvanın tek koşulu iyi bir ev değildir, ama olmazsa olmazlardan biridir. Yuvayı mutlu yapan karı kocadır, çocuklardır, onların arasındaki ilişkilerdir. İçeride nelerin yapıldığıdır. Aynı durum iş yerleri için de geçerlidir. Kurumlarda yöneticilerle çalışanlar arasındaki ilişkiler, çalışanların kendi aralarındaki ilişkiler, öğrencilerimiz, hocalarımız tabii ki işin özünü bunlar oluşturuyor ama bunların başını sokacağı, çalışmalarını yapacağı iyi bir binalara da ihtiyaçları var. Biz de, demek ki, bunlar yokmuş ki bunları yapmaya çalışmak zorunda kalmışız.

O binanın olması da tek başına fiziki şartların yerine gelmesi anlamına gelmiyor. Binalar olacak, binalarımız estetik olacak, binalarımız dayanıklı olacak yani depreme vs. dayanıklı olacak. Hava koşullarına dayanıklı olacak, lodosta içeri su girmeyecek vs. Aynı zamanda içeriye girdiğinizde bir masanız olacak, sandalyeniz olacak, bilgisayarınız olacak, o bilgisayara göre bir internet altyapısı olacak vs. Her yerden o internet çekecek. İklimlendirmesi içeride yapılı olacak; klimaysa, havalandırmaysa bunlar olacak. Kitapların mevcut olması gerekir; çok iyi bir kütüphane olacak, çok iyi laboratuvarlar olacak.

Bunların hepsini dört dörtlük veya kabul edilebilir en alt düzeyde de olsa sağladıktan sonra iyi hocalar, iyi öğrenciler bir araya gelecek. İyi bir eğitim yapacak, iyi bir bilim sağlayacaklar. Tabi biz Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi olarak geniş, dağınık, bina ve altyapı ihtiyacı çok büyük olan bir üniversiteyiz. Öncelikle bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyoruz.

İkincisi ÇOMÜ genç bir üniversite. 1992 yılında kurulmuş bir kurumdur ÇOMÜ. Yani hemen hemen 21 yaşında bir üniversiteden bahsediyoruz. Eğitim alanında, bilim alanında çok ciddi bir mesafe kat edebilmeniz için ise öyle 10 yıl, 20 yıl yeterli bir süre değildir. Baktığınızda çok başarılı üniversitelere, bunların 200 yıllık bir geçmişi olduğunu görüyorsunuz, 300 yıllık bir geçmişi olduğunu vs. görüyorsunuz. Hatta ve hatta bazı üniversitelerde 1.000 yıla yakın bir geleneğin devam ettirildiğini görebiliyorsunuz. O anlamda üniversitemiz nispeten genç bir üniversitedir, buna bir de Türkiye’nin nispi olarak gelişmekte olan, henüz gelişmemiş bir ülke olmasını, ekonomisinin-gücünün belli olmasını, yani her şeyi bir anda gerçekleştirmek için yeterli olamayışını eklediğinizde çok ciddi yatırım açıkları olduğunu görebiliyoruz.

ÇOMÜ’nün bana sorarsanız eğitim ve bilim için kapalı alan ihtiyacı minimum 500.000 metrekaredir. En az 500.000 metrekarelik yere ihtiyacımız var, ama iki buçuk yıl önce buraya Rektör olarak atandığımızda şunu gördük ki, ÇOMÜ’nün 200.000 metrekare civarında bir kapalı alanı mevcuttu. Bu alanın da hepsi kullanıma uygun değildi. Kimi deprem dayanıklılığı açısından sorunluydu, bir diğerinin eğitim yapılması açısından işlevsel sorunları vardı, bir diğeri bilim yapmaya çok uygun değildi… Bu yerler içinde kiralık yerler de vardı, yani o bahsettiğim kapalı alanların da tamamı bize ait değildi. Kimi kiralanmış, kimi tahsis edilmiş, kimi geçici olarak bize verilmiş; kimi yıkık dökük, kimi zayıf.

İşte bu binaların bir kısmını yıkmamız ve yenilememiz şarttı. Bunlar arasında Biga’daki Meslek Yüksekokulumuz, Eğitim Fakültemizin olduğu Anafartalar Kampüsü, İlahiyat Fakültemiz ve Meslek Yüksekokulunun bulunduğu hemen Terzioğlu Yerleşkesi’nin girişinde bulunan binalar bunlar arasında. Bunları, bizim kısa sürede yıkıp yenilememiz lazım. Aslına bakarsanız bu tespitler bizden önceki Rektörlerimiz tarafından da yapılmıştı. Sayın Ali Akdemir döneminde de Sayın Ramazan Aydın döneminde de mesela Eğitim Fakültesi’nin yenilenme işlemi hep konuşulmuş. Ama aradan 10 yıl geçmiş, 15 yıl geçmiş yenileme işlemi bir türlü gerçekleşememiş. Bu, biraz imkân meselesidir, biraz öncelik meselesidir. O anlamda biz çok vakit kaybetmeden binaların yenilenmesi ve yeni binaların yapılması işine girdik.

Şu ana kadar almış olduğumuz mesafe de şudur: 19 yıl içerisinde ÇOMÜ’de yapılan inşaatların bir buçuk misline yakın bir miktarını ya tamamladık ya da tamamlamak üzereyiz; ihalesi yapıldı, inşaatı yürüyor vs. Önümüzdeki 2014 yılında da bu çalışmalarımız devam edecek ve biz Üniversite olarak 2015 yılı içerisinde, belki ortasında belki sonunda 500.000 metrekarelik bir kapalı alana kavuşmuş olacağız. Böylece en azından bina açısından aldığımızda belli bir standardı tutturmuş olacağız.

Tabii bina yapmakla iş bitmiyor, içerisinde perdesinden masasına, penceresinden kapısına, bilgisayarından kalemine kadar hepsini de temin etmeniz gerekiyor ve bunu da sınırlı bir bütçeyle gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz. Bu bağlamda biz öncelikli olarak tabii merkezi yönetimden katkı almaya gayret ediyoruz, Ankara’dan üniversitemize daha çok bütçe ayrılabilmesi için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. O konuda da ciddi mesafelerin kat edildiğini düşünüyorum. Mesela ÇOMÜ Tıp Fakültesi Hastanesi konusunda yıllardır özlemle beklenen bütçe alındı ve Hastanenin inşaatına da başlandı. Bir diğer alternatif olarak bağış yoluna gidiyoruz, ÇOMÜ İlahiyat Fakültesi Yerleşkesi’ni İÇDAŞ ve Kolin Hotel’in bağışlarıyla yapıyoruz. Biga’da, Biga Belediyesi’nin çok ciddi katkısını gördük iki binamızı onların katkısıyla gerçekleştirdik. Buna benzer alternatif yollar geliştirerek çözüm üretmeye çalışıyoruz; mesela buradaki kreşimizin yapımında trampa usulünü kullandık. Yani kullanmadığımız, eski bazı binalarımızı verdik, yerine yeni bir bina yaptırmış olduk, takas sistemi tabiri caizse.

Buna benzer alternatifler geliştirerek kendi yağımızda kavrulmaya, dışarıdan alabilirsek katkı almaya çalışıyoruz. Şu ana dek üniversitemizin kapalı alan miktarı iki mislinin üzerine çıkmış durumda.

Ü. Bilir: Hocam, tam da bu noktada bazı kişilerce dillendirilen bir nokta var, eleştiri var. O da şu: Deniyor ki kaynakların tümü fiziksel geliştirme, binaların yapımına ayrılıyor. Dolasıyla özellikle öğretim üyesi kalitesinin arttırılması bağlamında paralel bir gidişat yok, bir tarafı ihmal ediliyor gibi kamuoyunda sıkça dillendirilen bir eleştiri var, buna ne diyorsunuz?

S. Laçiner: Böyle bir eleştiriyi dile getiren kişinin mevzuattan haberinin olmaması gerekir, çünkü bunlar birbiri yerine kullanılabilen kaynaklar değildir. Yani doğrudan öğretim üyesine, öğrenciye, eğitime, bilime dönük olarak yapmış olduğumuz harcamaların kalemi farklı, spor salonu yapmak için, fakülte binası inşaatı için harcadığınız kalem farklıdır. Yani inşaat için devlet size derse ki bu yıl sen 30 milyon lira harcayabilirsin, inşaat için onu harcarsınız. Eğer harcayamazsanız o parayı, örneğin öğrencilerin yemeklerini sübvanse etmede veya eğitim için sarf malzemesi alımında kullanamazsınız. Daha doğrusu maksadı doğrultusunda kullanamadığınız kaynağı o yıl hiç kullanamazsınız. Bir sonraki yıl harcamanız gerekir. Bir sonraki yıl bitiremezseniz de bütçe geri dönmüş olur, her yıl harcanamayan bütçe ile devam ederseniz varlık içinde yokluk çekersiniz ve üniversitenizin bütçesi bir türlü büyüyemez.

İnşaatın harcama kalemi farklıdır, kütüphaneye kitap alacaksanız, onun kalemi farklıdır. Demek istediğim şu ki, öğretim üyesine harcayabileceğimiz ve başka bir yere harcadığımız bir para yoktur. İşin bir diğer üzücü kısmı ise hocalarımız için bırakın bilimsel araştırma kısmını, devletin ayırdığı bilgisayar bütçesiyle siz üniversitenizin bilgisayar ihtiyacını bile karşılayamazsanız. Bu durumda dar bütçeli eğitim ve bilim kalemlerinden alıp inşaata harcamayı bir yana bırakın, bizler alternatif kaynaklar üretip, yetersiz bütçeli eğitim ve bilimsel faaliyet kalemlerimize sürekli olarak takviye yapıyoruz.

BAP mesela, bilimsel araştırmaları destekleme kısmımız, burası da döner sermayeden, özellikle de hastanenin döner sermayesinden gelen kaynaklarla büyüyor. Yani burada hastaneyi büyütmemizin üniversiteye çok büyük bir katkısı olacaktır. Başka bir deyişle halen devam eden Hastanemizin tek katkısı sadece sağlık çalışmalarına değil, üniversitenin tüm bilimsel faaliyetlerine olacaktır.

Yoksa üniversitemizde hocamızın laboratuvarına harcamamız gereken kaynakları alıp onunla inşaat yapmamız hem yasal olarak mümkün değil, hem de düşünce olarak mümkün değil. Zaten laboratuvarda harcansın diye kayda değer bir tahsisat da yok. Yani öyle tahsis edilen, ayrılan güçlü bir kaynak mevcut değil. Buna rağmen laboratuvarlarımıza çok ciddi destek veriyoruz. Makine alımı da sağlamaya çalışıyoruz. Çeşitli malzeme katkısı da veriyoruz. Ama bunların tamamına yakınını likitlerden yapıyoruz. Yani kantinden, kafeteryadan veya başka alanlardan, üniversitenin döner sermayeden üretmiş olduğu gelirleri doğrudan oraya aktarmış oluyoruz. Yani merkezi idarenin eğitim için, bilim için ayırdığı bir kuruşu bile biz başka maksatlarla kullanmıyoruz. Tam tersine ne kadar kaynak ayrıldıysa çoğu kalemde on misli, belki yüz misli o parayı başka bir yerden bulup getiriyoruz ve o kaleme harcıyoruz.

Dediğim gibi, inşaat harcamaları başka bir kalemden sağlanır ve oradaki harcamalar da genellikle Kalkınma Bakanlığı üzerinden tahsis edilir. Orada bile bina yapımıyla ilgili olarak birbirinden farklı sektörler vardır. Birinin payını diğerine kullanamazsınız. Sağlık sektörü vardır, eğitim sektörü vardır bir de spor sektörü vardır. Üç farklı sektör vardır. Bu üç sektörün parasını birbirine kullanamazsınız. Yani sağlık sektörü için almış olduğunuz parayı götürüp spor sektörü için kullanamazsınız, spor salonu yapamazsınız onunla ya da eğitim için aldığınız parayla spor salonu veya hastane yapamazsınız. Bunların hepsi birbirinden çok net bir şekilde ayrılmıştır. Bir de ayrıca malzeme kısmı vardır. Sağlık sektöründe de var mesela. Orada devlet genellikle biraz sınırlı davranır. Yani malzeme alımında bütçe imkânları biraz sınırlıdır. Yani ‘Benim laboratuvarıma şu kadar malzeme taleplerine çok sıcak bakmıyor devlet. Bunu nasıl temin ediyoruz, TÜBİTAK projeleri var, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın destekleri var, Güney Marmara Kalkınma Ajansı’nın destekleri var, Avrupa Birliği ve çeşitli birimlerin destekleri var. Açıkçası biz de bunu arzu ediyoruz. Yani bilim insanlarımızın bir proje alarak, bir destek alarak laboratuvarlarını oluşturmasını arzu ediyoruz, o sayede daha işlevsel oluyor. Yani Rektörlükten gelen bir katkıyla bir makine aldığınızda o makinenin kullanılıp kullanılmama durumu biraz riske girebiliyor. Yani o hocamızın işi sona erdikten sonra o makine atıl duruma da gelebiliyor bazı durumlarda. Bunu istemediğimiz için bir projeyle gelmesini daha çok arzu ediyoruz. Hocalarımıza da bilim insanlarımıza da sürekli olarak şunu telkin ediyoruz: Siz bir proje alın, o projenizi biz de destekleyelim. Yani sadece TÜBİTAK değil, üniversitemiz de desteklesin. Nitekim Güney Marmara Kalkınma Ajansı’nda %25 gibi bir oranla üniversitenin desteği gerekiyor. Orada vakfın da katkısı olabiliyor. Şunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim: BAP’tan bilimsel çalışmalara ayrılan yani projelere ayrılan miktarlar geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak şekilde artmıştır. Bilimsel çalışmalara Üniversitenin katkısı geometrik bir şekilde artmıştır.

İkincisi TÜBİTAK’tan alınan projeler ciddi bir şekilde artmıştır. Hatta 2012 yılı içerisinde Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi 175 üniversite arasında 7. üniversite oldu en çok proje alan. Şimdi bu olağanüstü bir başarıdır. Türkiye’de tüm Üniversiteler arasından TÜBİTAK’tan en çok bilimsel destek alan 7. üniversite Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, bunlar2012 rakamı. 2013 yılında da bu trendin devam ettiğini görüyoruz. Bakın, sadece İstanbul’da 45 civarında üniversite var. Ankara’da 20 civarında üniversite var. İzmir’de yine 10’dan fazla üniversite var. Yani Ankara, İstanbul, İzmir’i bile saysanız üst üste koysanız biz onların birçoğunu geçmiş oluyoruz ve yedinci sıraya yerleşmiş bulunuyoruz. Sanayinin yeterince olmadığı, yani bilimsel, teknolojik çalışmaları destekleyebilecek kurum sayısının çok az olduğu bir ilde Türkiye yedincisi olabilmek TÜBİTAK projelerinde inanılmaz bir başarıdır. Biz, bu tür projelere başvuruları ciddi şekilde destekliyoruz. Rektörlükten makine alımında da teçhizat alımında da hiçbir dönemle kıyaslanamayacak kadar bir zenginlik, bir bolluk söz konusu. Onun dışında hocalarımızın doğrudan kullandığı internet gibi, bilgisayar gibi alt yapıya dönük yatırımlar da çok arttı. Bütün hocalarımızın bilgisayarları yenilendi, bilgisayarı olmayan öğretim üyesini geçtim, öğretim görevlisi, araştırma görevlisi dahi kalmadı. Mesela üniversitemiz tarihinde Türk Dili Edebiyatı, İnkılap Tarihi öğretim elemanlarımız Üniversitenin tarihinde ilk defa bilgisayara bu yıl bu yaz kavuştu. İlk defa bilgisayara değil, ilk defa masaya kavuştular. İlk defa bir odaya kavuştular. İlk defa bir odaları oldu. Bir masaları oldu. İşte bunlar trajik gelişmelerdir.

Bu açıklarımızı kapatmaya çalışıyoruz. Her vesileyle de bunları söylemiyorum, anlatmıyorum. Çünkü gerçekten, bir üniversite için bir kurum için çalışanına çalışma ortamı sağlayamamak aslına bakarsanız ayıp şeylerdir. Bunların 10 yıl önce 15 yıl önce, hatta üniversite kurulurken, 92 yılında düşünülüp yapılması lazımdı. Ama bir yandan da şunu kabul etmek lazım, ülkemiz dünyanın en zengin ülkesi değildir. Tabii ki zorluklar olacaktır tabii ki sıkıntılar olacaktır, eksikler olacaktır. Bu eksikleri her yönetici, kendisinden öncekinin birkaç misli çalışarak, birkaç misli üreterek açıkları kapatmaya çalışacak. Ama gönlü herkesin rahat olsun. Üniversitemizde bir sektöre alıp öbür sektöre para aktarmak diye bir şey söz konusu değil.

Her sektörde geometrik artış var. Yani bilimsel araştırmaya dönük katkılarda da geometrik artış var. Efendim, alt yapıya dönük çalışmalarda da, eğitime dönük çalışmalarda da çok ciddi bir artış var. Neden bunu böyle söylüyorum. Kanıtlamak çok kolay çünkü 2,5 yıl önce baktığınızda bütçeniz ne kadardı? 97 milyon liraydı, sadece 97 milyon liraydı. Bugün ne kadar? Nerdeyse 200 milyon lira. Hatta döner sermayemizi de eklediğimiz zaman 200 milyon liranın üstünde bir gerçekleşme ile karşı karşıya olacağız Aralık ayı sonu itibariyle. İki mislinden fazla bir bütçe artışı sadece 2 yıl içinde gerçekleştiyse bu şu anlama geliyor; bir sektörden alınıp öbür sektöre eklenmemiş. Her sektörde geometrik bir artış meydana gelmiş.

Bir de harcamalarda önceliklerimizi değiştirdik. O sayede de eğitim ve bilim sektörlerine çok daha fazla ciddi katkı verme imkânı doğdu. Mesela daha önceki dönemde Dardanos’a 10 milyon liraya yakın bir para harcanmış. Biz önceliğimizi Dardanos gibi alanlara değil de, eğitim ve bilim kısmına vermeye çalıştık. O kısımlara vermeye çalıştık. Bu sayede de alt yapı eksikleri daha kolay hallolmuş oldu. Mesela Dardanos’taki yüzme havuzunu düşünüyorum, keşke o havuz Terzioğlu Kampüsü’nde olmuş olsaydı. Çok ciddi bir katkı sağlamış olurdu. Bu da önceliklerdeki sıralama değişikliğiyle sağlamaya çalıştığımız bir zenginliktir.

Ü. Bilir: Hocam, geçtiğimiz günlerde basına yansıyan bir resmi anımsatarak bir soru sormak istiyorum. Şimdi Tunceli Üniversitesi’nde CHP Milletvekili Kamer GENÇ ve ilgili üniversitenin Rektör Yardımcısı bir tartışma yaşadı. Bu, kamuoyuna yansıdı. Şimdi hocam, sormak istediğim şu: Çanakkale ile ilgili tartışma genelde Meclis’te Ankara’da yapılıyor, fakat kampüs içerisinde yapılmıyor. Yani üniversiteyi eleştiren birtakım isimler siyaset dünyasından da var. İşte ne bileyim, basın dünyasından da var. Üniversitedeki gelişimleri bizzat yerinde görmek, incelemek, denetlemek yerine açıkçası Ankara’dan konuşmayı tercih ediyorlar. Bu tartışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu isimleri üniversiteye davet etmediniz mi? Ya da neden gelip üniversitedeki gelişmeleri yerinde görerek acaba bu tartışmayı sürdürmüyorlar.

S. Laçiner: Şimdi açıkçası üniversiteye hiç gelmemiş, bir bardak çayını içmemiş, kapısından girmemiş bir iki kişi var. Allah’a şükür bu sayı bir iki kişiden ibaret. Üzücü olan ise bu bir iki kişinin siyasi olması, yani Çanakkale ilinin haklarını hukukunu savunması gereken insanlar olması. Bu bizi üzüyor tabii. Yani Çanakkale ilini savunması gereken bir kişi çıktı, Meclis’te Üniversitemizi kötüledi, Çanakkale’yi kötüledi. Çanakkale’ye öğrenci gelmemesi için adeta elinden gelen çabayı sergiledi. Oysa bu il gelişmesini, kalkınmasını ciddi anlamda üniversitesine borçlu ve bu üniversite son yıllarda ciddi bir atak yaptı. Üniversitemiz 40.000 civarında öğrenciye sahip şu anda ve öğrencilerimizin Çanakkale iline katkısı tartışılmaz bir gerçektir. Bundan bile bîhaber eleştirilerde bulunmak herhalde doğru değildir. Üniversiteye sanki öğrenci gelmesin diye kara bir propagandaya girmenin hiçbir anlamı yok. Bunu, bilgisizliğe, ilgisizliğe vermek isterim. Ondan ötesi art niyete girer çünkü. Ümit ederim ki, bir art niyetleri yoktur o insanların.

Tüm bunlara rağmen bizim çok da bu noktaya odaklanmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Yani üniversite öğrencisi olarak, hocası, idarecisi, yöneticisi olarak, çalışanı olarak bizim Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’ni nasıl büyütürüz, nasıl geliştiririz, nasıl zenginleştiririz, nasıl bilimde en ön sıralara getirtiriz, nasıl eğitimde en ön sıralara getiririz. Çanakkale’de sanata, spora, eğitime, sağlığa nasıl bir katkı getirebiliriz daha çok katkıyı nasıl getirebiliriz bunları düşünmemiz lazım diye düşünüyorum. O nedenle o kısma odaklandık. Elimizdeki işler o kadar fazla ki her alanda, sadece inşaat meselesi değil, mesela kütüphanemize baktığımız zaman kitap sayısı 80.000 civarındaydı ve bugün gelmiş olduğumuz nokta Türkiye’nin en büyük üç kütüphanesinden bir taneyiz. 500.000 basılı kitaba sahibiz. Dijital kitapta da, elektronik kitapta da Türkiye’nin en büyük kütüphanelerinden biriyiz. Yani bu gidişle baktığımız zaman 2015 yılının sonuna kadar 750.000 basılı kitabı geçmemiz işten bile değil. Daha hafta sonu yanılmıyorsam 3.000’e yakın kitap geldi Almanya’dan. Almanca kitaplar bunlar. Yine bir ay gibi kısa bir süre içerisinde 40.000 kadar Amerika’dan gelecek kitap siparişi var. Onlar gelecek ve önümüzdeki yıl Amerika’dan üniversitemize gelecek kaynakların miktarı 100.000’i aşacak ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, 2015 yılı itibarıyla Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Kütüphanesi Türkiye’nin en büyük Üniversite Kütüphanesi özelliğini almış olacak. Bu, bizim için çok önemli; çünkü biz kitap diyoruz, bilgisayar diyoruz, internet diyoruz, bilimsel çalışma diyoruz, tabiri caizse tek işimiz eğitim ve bilim. Yani kitabın delisiyiz, bilimin, sanatın delisiyiz oraya odaklanmış vaziyetteyiz. Siyasilerden de beklentimiz mümkün mertebe bizi siyasetin içine buluşturmamalarıdır. Tabii ki siyaset üniversite ile ilgilenir. Üniversite de siyasetle ilgilenir. Ama bunu daha geniş manada söylüyorum. Yani memleket meselesi olarak siyasetten bahsediyorum, yoksa dar bir taşra çekişmesi olarak Üniversiteyi siyasete bulaştırırsak bundan herkes kaybeder. Üniversite de kaybeder şehir de kaybeder memleketimiz de kaybeder.

O anlamda şu anda bizim büyük hayallerimiz var. Nedir büyük hayallerimiz? Çok büyük hayallerimiz, en özet haliyle biz çevre üniversitesi olmaktan çıkmak istiyoruz. Şu anda Türkiye’de büyük üniversiteler var, köklü üniversiteler var, Ankara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi gibi. İşte İstanbul Üniversitesi kuruluşunu Fatih Sultan Mehmet’e kadar dayandırıyor. Ankara Üniversitesi Cumhuriyet’in en çok önem verdiği üniversite oldu. İkinci bir grup üniversiteler var, bunlar elit grubu diyeceğimiz üniversiteler: İstanbul Teknik Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi gibi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Ege Üniversitesi gibi. Tamamıyla bilimsel araştırma üzerine odaklanan üniversiteler bunlar. Bunlarda mesela meslek yükseokulu göremiyorsunuz. Sonra bütçelerine bakıyorsunuz. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin bütçesi bizim bütçemizin iki mislinden fazla. Öğrenci sayısı az, bütçesi iki mislinden daha fazla. Bir de üçüncü grup üniversiteler var, onlar da çevre üniversitesi, bazılarının deyişi ile taşra üniversite şeklinde üniversitelerdir. Buralara bol miktarda meslek yüksekokulları kurulmuş, her ilçeye birer okul açılmış, ama ona uyumlu bir kaynak tahsis edilemiyor. Çünkü her ile bir üniversite kurmuşuz, hatta her ilçede neredeyse bir meslek yüksekokulu kurmuşuz. İşte bu zorlukları aşıp biz elit üniversiteler arasına girmek istiyoruz.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi olarak bir anlamda lig değiştirip birinci ligler arasına girmek istiyoruz. Önce bölgesel bir üniversite olmak, bölgemizin en iyisi olmak, ardından Türkiye’nin ve dünyanın en iyilerinden biri olmak istiyoruz. Bunun da şartları belli. Bir çok alanda lig değiştirmeyi başarabilirseniz, birçok alanda şartları yerine getirmeye başlarsanız zaman içinde en iyiler arasına girebilirsiniz. Baktığımız zaman pek çok alanda bunu sağlamaya başlamışız bile. Yani yukarı doğru hızla yükselişe geçmişiz. Tüm rakamlar bunu teyid ediyor. İşte uluslararası alanda yayınlanan makale sayısı, yayınlarımıza atıf sayısı, laboratuvar imkânlarımız, TÜBİTAK’tan alınan destekler, YÖK’ten alınan destekler, Kütüphanemizin mevcut hali, yaptığı atılım ve buna benzer iyileşmeler, örneğin ilk on binden kaç öğrenci aldığımız, ilk binden kaç öğrenci çekmeyi başardığımız tüm bunlar, çok önemli göstergelerdir. Böyle baktığınız zaman biz çok iyi hocaları ve çok iyi öğrencileri çekmeye başlamışız. Yani bir çevre üniversitesi olmaktan çıkmaya başlamışız.

Bir örnek verecek olur isek, vakıf üniversiteleri ilk binden öğrenci çekebilmek için burs adı altında neredeyse maaş verirler öğrenciye. Bazı öğrencilerin babasının maaşı kadardır bu burs, daha fazladır hatta. Artı, üzerine bilgisayar verirler, laptop verirler. Sana şu yurt bedava olsun, okul bedava, her şey bedava derler. Bunu söylemelerine rağmen ilk binden öğrenci çekemeyen pek çok vakıf üniversitesi vardır, pek çok devlet üniversitesi dır ilk binden öğrenci çekemeyenler arasında. Bakın 2011 yılında biz 11 öğrenci çektik ilk binden. 2012 yılında bu sayı 21’e çıktı. Bu yıl 39 öğrenci çektik. İlk on binden çektiğimiz öğrenci sayısı ise 500 kadar. Bu inanılmaz bir başarıdır. ÇOMÜ’nün kendisini aşması adına çok sevindirici bir gelişmedir.

Bunu nasıl başarıyorsunuz derseniz, öncelikle Çanakkale Onsekiz Mart Üniversite’sinin, genel olarak, ismini büyütüyorsunuz, imajını geliştiriyorsunuz, buradaki yatırımları artırıyorsunuz, doğru hocalar getiriyorsunuz ve bu üniversite adım adım bir üst lige doğru yükseliyor.

Bizim derdimiz kavga değil, “Biz gelmedik kavga için bizim işimiz sevgi için.” Yunus Emre’nin dediği şekilde söylersek biz eleştirileri daha iyiye ulaşabilmek için bir teşvik olarak alıyoruz. O anlamda ben siyasetçilerimizin olsun basınımızın olsun vatandaşlarımızın, öğrencilerimizin, hocalarımızın herkesin eleştirisine çok açığız. Eleştiri bir kurum için en büyük armağandır, hediyedir. Bazı kurumlar eleştirilmek için üstüne bile para verirler. Ama eleştiri yapıcı olmalıdır, yıkıcı değil.

Yapıcı eleştiri neden kıymetlidir, çünkü eleştiri size doğruyu gösterir. Yani yaptığınız yanlışları size ikaz eder. Buna bizim çok ihtiyacımız var. Densin ki bize, “Neden şunu yapmıyorsunuz?” Ama genellikle şu ana kadar karşılaştığımız daha çok yapıcı eleştiriden ziyade – yıkıcı demeyeyim ama- yani garip eleştiriler gelebiliyor. “Neden şunu yaptın, neden o yatırımı yapıyorsun, neden hastane yapıyorsunuz, neden fakülte yapıyorsunuz, neden kütüphaneyi büyütüyorsunuz?” diye eleştiriler geliyor. “Neden hastane yapıyorsun? Yapma!” diye eleştiriyorlar. Bu da biraz garip tabii. Fakat bunu söylerken bu tür eleştirilerin çok azınlıkta kaldığını da belirtmeliyim. Buna rağmen onların da canı sağ olsun. Yapılan yatırımlardan elbette onlar da istifade edeceklerdir.

Ü. Bilir: Hocam, dikkat çekici hususlardan bir tanesi de şu, üniversiteyi, üniversitedeki öğretim üyelerini ya da üniversite yönetimini eleştirmek… Evet, çok doğal insanların hakkı, bunda bir sorun yok; fakat üniversite hocaları kentteki ya da ülkedeki bazı hususları eleştirdiği zaman nedense Çanakkale kamuoyunda bu konuda kıyametler kopuyor sürekli olarak. Ya Üniversite hocasının eleştirmeye hakkı yok mu, neden bizim hocalarımız sosyal birtakım sorunlara ilişkin olarak düşüncelerini dile getirdiklerinde ya da araştırma sonuçlarını kamuoyuyla paylaştıklarında böylesine kıyamet kopuyor?

S. Laçiner: Şimdi bu eleştiri meselesi tabii bir kültür meselesidir. Sadece Çanakkale’ye veya bizim üniversitemize özgü bir durum yok burada. Bizde eğitim dendiği zaman itaat etme öğretimi yapılıyor. Yani öğrenci ilkokula başladığı zaman öğretmenin en büyük derdi sınıfı susturmak, onları uslu hale getirmek, bir sıraya dizmektir. Zaten okul açılınca bir sıra yapılır, herkes böyle ip gibi sıra olur, elinizi uzatırsınız, askeri bir nizamda sıra olursunuz, soğuk havada da sıcak havada da. Ve soru soran öğrenciyi sevmez öğretmen, “Hayır!” diyen öğrenciyi de çok sevmez. Uğraştıran öğrenciyi ne anne baba sever ne de hoca sever. Ama şimdi bakıyorum, örneğin Anglo-Sakson eğitim sisteminde öğrenciye ilk öğretilen belki de ilk şey ‘hayır’ demektir. Evet değil de Hayır! Modern eğitim anlayışında öğrenciye şu soruluyor, “Sen bu konuda ne düşünüyorsun?” Öğrenciden beklenen onun katkısı, bir orijinalite katması isteniyor. Yoksa kitaptaki bilgiyi ezbere aktarmak tek başına bir gelişme sağlamıyor. Bizde ise verdiğiniz kitabi bilgileri tekrar etmesi, ezberini paylaşması isteniyor. Ortaokulda da böyle, lisede de böyle, üniversiteye geliyor ister istemez burada da eski hastalıklar devam edebiliyor.

Bir demokrasi kültürü sorunumuz var yani, üniversitelerde bile bu kültür sorununun olduğunu görüyoruz. Demokrasi dediğimiz zaman da yıkmaya çalışıyor. Yani eline sopayı alıyor arkadaşını dövüyor. Oraya mesela güvenlik güçleri müdahale ettiği zaman “Bizim eylem yapma özgürlüğümüzü engellediler, bizim eylem yapma özgürlüğümüzü engellediler” diyebiliyor. Küfürü fikir sanan insanlar var ülkemizde. 1970’lerde çok yaşanmıştır, 60’larda 70’lerde sınıfı basıyor hocasını sınıftan atıyor, “Burada ders yapılmayacak!” diyor “Biz” diyor, “Protesto ediyoruz. Ders yapmayacağız.” Bu demokratik bir eylem şekli değildir. Ne olursa olsun dersler devam eder. Eğitimi sekteye uğratarak, diğer insanların en temel hakkını çiğneyerek hak arayışında bulunamazsınız. Örneğin trafiğin en yoğun aktığı yerde biz bu gösteriyi yapacağız diyemezsiniz. İşte Çanakkale’de de benzerleri yaşandı. Feribotun gelmesine engel olundu, arabaların geçmesine müsaade etmediler, gösteri adı altında komşular taciz edildi vs. Bu, bir eylem değil. Başkasının hürriyeti, hakları, hukuku çiğnenerek yapılan şey demokratik eylem değildir. Bu kendine demokrat olma halidir ve demokrasi ile hiçbir ilgisi yoktur. Yani çıkıyor herkesi eleştiriyor. Yakıyor yıkıyor karşısındaki insanın ne onuru kalıyor, ne şerefi kalıyor, ne haysiyeti kalıyor. Çok rahat biçimde konuşuyor, ama karşıdaki insan kendisi hakkında küçücük bir eleştiri yaptığı zaman ise “bana saldırı var böyle bir şey kabul edilemez” diyor.

Bu durum, maalesef sağ için de geçerli sol için de geçerli. O anlamda üniversitenin yapmış olduğu bilimsel çalışmaları kabullenmek ise çok daha zor. Çünkü üniversite, dediğim gibi, yüzlerce yıllık bir kültür anlamına geliyor. Dışarıda hiçbir şeyi konuşamayabilirsiniz, sakıncalı bulunabilirsiniz; ama üniversite çatısı altında her şeyi ama her şeyi şiddete ve hakarete başvurmadan konuşabilmeniz lazım. Her türlü absürtlük, uçuk konuşma vs. hakkı öğrenciye de hocaya da verilmesi lazımdır. Ama dediğim gibi hak kullanıyorum diye, gösteri eylem yapıyorum diye, aslına bakarsanız bunlarla hiç ilgili olmayan alanlara giriliyor. 6 yıl boyunca İngiltere’de eğitim aldım, bir tane öğrenci eylemine rastlamadım, ha son dönemde bir şey var yemekhaneyle ilgili bir şey yapıyorlar. Ama talepler genelde Üniversite ile ilgilidir. Öğrenciler taleplerini daha insani ve başkalarının haklarını ihlal etmeden, hakaret etmeden, küfretmeden talep ederler. Bizdeki eylemlerde, gösterilerde eleştirilerde eylemcilerin ve eleştiri sahiplerinin üniversite ile pek de ilgili olmadığını görüyorsunuz. Öğrenci, mesela eylem yapıyor, hiçbirisi de çıkıp neden bizim kütüphanemizi genişletmiyorsun demiyor veya bir tanesi çıkıp sınıflarımız dar büyütün demiyor veya hocalarımız yetersiz hoca sayısını artırın, böyle bir taleple gelmiyor. Bizim öğrencilik zamanımızda da böyleydi. Çıkıyor öğrenci, bağırıyor işte “Kahrolsun Amerika, kahrolsun İsrail!” veyahut da işte hükümet düşsün. Hükümetin düşmesini talep ediyor. Şimdi bu tür gösterilerin yapılması gereken yer şehir meydanıdır. Oraya gidersiniz bir gösteri yapacaksınız yaparsınız. Yoksa ‘kahrolsun Amerika’ diye bir eylemi sınıfın ortasında veya kampüs trafiğini engelleyecek şekilde yaparsanız karşınıza kurallar çıkacaktır. Ama üniversiteye dönük talepler elbette yerleşkelerde daha öncelikli olacaktır.

Bir de eleştirenler önce kendileri eleştirilmeyi sevmiyorlar. Her grup için bu geçerli. Üniversiteden çıkan bilimsel çalışmaların sosyal hayata aktarılamamasının bir nedeni de budur. Belki burada üniversiteye görev düşüyor. Hem kendisini geliştirecek hem toplumu geliştirecek, belli bir olgunluk seviyesine getirecek. Başkasına karşı saygılı eylem nasıl yapılır, başkasının hakkını gözeterek siyasi fikir nasıl ifade edilir, nasıl yapıcı eleştiri yapılır vs. tüm bunları önce öğrenecek sonra da topluma belki aktaracak bunları.

Ü. Bilir: Hocam, bu bahsini yaptığınız geleneksel ve negatif yapıları yıkmanın bir yolu da acaba öğretim üyelerini daha rekabetçi bir sürece sokmak olamaz mı? Açıkçası bizim öğretim üyelerinin çok rekabetçi bir ortamda çalıştığını iddia etmek çok mümkün değil, örneğin seçmeli derslerimizin büyük bir çoğunluğu zorunlu seçmeli ders. Acaba öğretim üyelerinin daha rekabetçi ortama çekecek uygulamaları ve politikaları var mı ÇOMÜ ’nün?

S. Laçiner: Elbette her alanda olduğu gibi yükseköğrenimde de rekabet önemli bir motivasyon unsurudur, gelişme nedenidir. Dozajında ve daha çok bilim ve eğitim odaklı bir rekabet olmazsa kurumlarınız geriler. Fakat bu hususta şu unutmamak gerekir ÇOMÜ üniversitelerden sadece biridir ve yetkileri bellidir. Rekabet konusunda ÇOMÜ’ün yapabileceği şeyler var, yapamayacağı hususlar var. Dolayısıyla Türkiye’nin geneline uygulanan kurallara uymak durumundayız. Şimdi rekabetçi olması için -bu benim şahsi kanaatimdir- olması gereken üniversitelerde sözleşme sistemine geçilmesi ve akademik performansın objektif kriterlerle ölçülmesidir. Aksi takdirde pek çok kişi kendisini geliştirme konusunda self-motivasyonu bulamayacaktır. Performans üzerinden sözleşmeli çalışma Türkiye’ye ağır gelir denebilir. Neden? Çünkü geçmişte çok istismar edilmiştir personel meselesi. Yani A grubundan gelirse B grubundan olan herkesi biçebilir, B grubu gelirse A grubunda herkesi biçebilir. Böyle bir şey var. Ama diğer taraftan da bugün baktığımızda Türkiye’deki diğer üniversitelerde hakkında açılan soruşturmayı “mobbing” olarak değerlendiren, ama eğitim, öğretim, bilim anlamında hiçbir katkısı olmayan, hatta zararı olan pek çok insan da var. Türk üniversitelerine baktığınız zaman, bu kişileri iyi bir eğitmen haline dönüştüremiyorsunuz. Sistem güvensizlik üzerine kurulduğu için kurumların ihtiyaçlarından ziyade personel istismar edilmesin kaygısıyla hareket edilmiş hep. Hal böyle olunca hiçbir kriter yok, hiçbir beklenti yok. Kriterler kâğıt üzerinde. Gerçek bir eğitim veya bilim performansı değerlendirmesi yapılamıyor. Sadece mesai saatine riayet etsin, gelsin gitsin gelsin gitsin, maaşını alsın gitsin.

Bu sorun sadece akademik dünyada değil, genel olarak tüm kamuda var. Ne var ki akademik dünyada sorun daha bir belirginlik kazanıyor.

Başarıyı ölçmek için çeşitli kriterler olabilirdi: Mezun öğrenci ne kadar iş bulabiliyor, bir istihdam kriteri koyarsınız mesela. Sınavlarda ne kadar başarı sağlanıyor, öyle bir kriter koyarsınız. Diyelim ki bölüm talep edilmiyor, öğrenci talep etmiyor, kapatırsınız o bölümü. Kapanmaktan, başarısızlıktan korkmamak gerekir. Bu sayede daha diri ve daha etkili bir akademik dünya oluşturabiliriz. Başarısızlık karşılıksız kalırsa başarının da anlamı kalmaz sonra.

Bizim üniversitemiz iki yılda başarı göstermiş. Buna mükâfat gelir veya başarısız olmuşsak cezalandırma gelir. Şimdi, bizim üniversitelerimizin de, diğer üniversitelerin de rekabetçi bir ortama girmesi lazım. Bunu bazı hocalar, özellikle sosyalist ekolden gelen kişiler, ‘bilimin ve eğitimin piyasalaştırılması’ olarak değerlendiriyorlar. Öyle değil, rekabet he anlamda piyasa değildir. İyi fizikçi vardır, kötü fizikçi vardır. Eğer siz iyi fizikçi ile kötü fizikçi arasında derecelendirme yapmazsanız ikisi de kötü fizikçiye döner. Çünkü iyi takdir edilmeyince neden insanlar daha fazla gayret göstersin ki. Bu gayreti kendiliğinden gösterebilen insan sayısı çok azdır. Bu konuda her türlü fantezi geçmişte denendi. Sovyetler Birliği örneği ortadadır.

Biz, ÇOMÜ olarak ne yapıyoruz? Proje alan Hocalarımıza destek vermeye çalışıyoruz. Maddi destek vermeye çalışıyoruz. Manevi olarak işte bir sertifika, bir teşekkür belgesi, hoş bir söz vermeye çalışıyoruz. Teşekkür ediyoruz. Onlarla gururlandığımız için bunu ifade etmeye çalışıyoruz. Altyapı imkânlarını geliştirmeye çalışıyoruz ki, bilim yapacak evvela yeterli bir ortamı sağlayalım. Bazı hocalarımız var, mesela 10 yıldır bilgisayarı yoktu masasında. Şimdi bir masaya bilgisayarı koyuyoruz ki, oradaki bilim insanı desin ki, “Üniversitem bana bu masayı verdi, bilgisayarı verdi; yani kıt kaynaklarla bu bana imkânı sağladı. Ben de bunu yapmaya çalışayım, gereğini yapmaya çalışayım.” O noktaya da insanları getirmek lazım, aidiyet hissini arttırmak lazım. Bunun ötesinde bizde çok iyi hocalar var. Gerçekten çok çok iyi hocalar var. Türkiye ve dünya çapında rahatlıkla her kurumda çalışabilecek çok sayıda hocamız mevcut. Bunların önünü açamaya çalışıyoruz. Yani yurtdışına gitmek isteyince hiçbir engel çıkarılmıyor, hatta teşvik ediyoruz, her türlü desteği vermeye çalışıyoruz. En önemlisi aidiyet hissini artırma çabası. Yani buranın üniversite olduğunu daha çok hissettirme ve onları da bunun bir parçası haline getirebilme.

Ama dediğim gibi Çanakkale bazı konularda gerçekten yolun başında. Mesela tam teşekküllü, gerçekten ihtiyacı karşılayacak bir hastanesi mevcut değil. Çok iptidai şartlarda hem Devlet Hastanesi şu anki koşullarda, hem Üniversite Hastanesi, hem de diğer sağlık altyapısı idealin uzağında bir ortamda çalışmak zorunda. Şimdi, buraya hoca getirmekte zorlanıyorsunuz o zaman. Yani ailesini, çocuğunu vs. baktıracak tam donanımlı bir sağlık kurumu bulamazsa zorlanıyorsunuz. Kreş imkânları istenen düzeyde değildi; o yüzden Türkiye’nin en büyük ve en donanımlı kreşini biliyorsunuz, burada inşa ediyoruz. Şubat ayında inşallah tamamlanmış olacak. O destekleri sağlamaya çalışıyoruz. Dardanos üzerinden sosyal tesis desteği vermeye çalışıyoruz ve hocalarımızı da olabildiğince teşvik ediyoruz. Eğer 2012 yılında 2013 yılında Türkiye’nin en çok proje alan TÜBİTAK’tan 7. üniversitesi olduysak, bu da biraz aslına bakarsanız bu bahsettiğimiz teşvikin bir ürünü. Yani şu an bir rekabet ortamı sağlamaktan ziyade ideal bir altyapı ve cesaretlendirme, teşvik etme, takdir etme şekliyle bir yöntem izlemeye çalışıyoruz.

Ü. Bilir: Hocam, son olarak şunu sormak istiyorum. Yeni kurulacak birtakım bölümler olduğunu biliyoruz. Hatta fakültelerin olduğunu biliyoruz. Hocam, bu fakülteleri veya bölümleri daha interdisipliner (disiplinler arası) bir düzlemde kurmak acaba yararlı olmaz mı? Çünkü açıkçası fakülteler arasında da bölümler arasından da, ben yine rekabet konusuna geri döneceğim, bu yeni kurulacak fakülteler ve bölümler hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

S. Laçiner: Şimdi, son 2,5 yıl içerisinde 4 yeni fakülte kurulmuş oldu. Bunlardan bir tanesi İletişim Fakültesi, bir diğeri Mimarlık ve Tasarım Fakültesi. Mühendislik’ten ayırdık ve ayrı bir fakülte olarak onu oluşturduk. Bir diğeri Turizm Fakültesi, Turizm Yüksek Okulu yeni bir fakülte şeklinde yapılanmış oldu. Son olarak Çanakkale merkezde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi kuruldu.

Ü.Bilir: Bir de hocam, Fen-Edebiyat Fakültesi’nin ayrılması da gündemde sanıyorum.

S. Laçiner: Şimdi, Fen ve Edebiyatı ayırmak gibi bir girişimimiz oldu. Ayrıca Beşeri Bilimler Fakültesi olarak bir başvurumuz duruyor. Diş Hekimliği Fakültesi başvurusu duruyor, sonra Çanakkale’de, Çan’da ve Biga’da Uygulamalı Bilimler Yüksekokulları açıldı. Onlar da fakülte düzeyinde dörder yıllık okullardır. İşte biliyorsunuz Biga’da bir tane bu yıl açıldı. İlk öğrencisini aldı. 52 öğrenci aldı. Çan’da bir Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu açıldı. Önümüzdeki yıl öğrenci almasını umut ediyoruz. Çanakkale merkezde bir uygulamalı bilimler 4 yıllık okul açıldı. Başka bir deyişle son 2,5 yıl içinde 4 yıllık tam 7 okul birden açılmış.

Ü. Bilir: Gökçeada’da açıldı.

S. Laçiner: Gökçeada’da zaten vardı ama yeniydi. O da yeni sınıflarını almış oldu. Yeni meslek yüksekokulları kuruldu, işte Deniz Bilimleri alanında bir tane, Sosyal ve Teknik Bilimler Yüksekokulu olarak ayrı ayrı 2 tane kuruldu. Çok sayıda okul açıldı açıkçası. Çok sayıda bölüm ve program da açıldı. Mühendislik Fakültesi’nde bölüm sayısı beşti, ama bizim isteğimiz bunun on beşe kadar çıkması, bütün bölümlerin olması… Bölümleri açıyoruz, ama öğrenci alma işini olgunlaştırmadan yapmıyoruz. Yani İletişim Fakültesi’nde, mesela altyapıyı kurmadan hoca, yeterince öğretim elemanı temin etmeden öğrenci almamaya gayret ediyoruz. Uygulama imkânları yeterince olmadan bölüm de açmamaya çalışıyoruz. Yani öğrenci almaması için elimizden geleni yapıyoruz.

Bu bağlamda olgunlaştıkça bunları aşmaya çalışıyoruz. Sindire sindire yeni okul, bölüm ve programları geliştirmemiz gerekiyor.

İnterdisipliner yani disiplinler-arası olması meselesine gelince… Ben, açtığımız her yerin hayata dokunmasını arzu ediyorum. Ama buna tek karar verici biz değiliz tabii ki. Yani bunun YÖK ayağı var, fakülte kısmında başka bölümler var. Bir de YÖK de bazen bir şey yapamıyor. İşte Su Ürünleri Fakültemizin adını değiştirmek istedik, Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi olarak. En büyük direnç Su Ürünleri Fakültelerinden geldi. Diğer fakülteler buna engel olmaya gayret ettiler. Yani akademik dünya da bazı konularda biraz tutucu olabiliyor. Kurumlar kendilerini kendileri değiştirmekte zorlanabiliyorlar. Bunu kırmaya çalışıyoruz.

Bölümlerimizin daha interdisipliner ve daha fazla hayata dokunur şekilde olmasını istiyoruz. Mesela Biyoloji Bölümü’nün Türkiye genelindeki durumu ortada. Buna bir “Genetik Bölümü” açarak çare bulmaya çalıştık. Yani hayatta karşılığı olan bölümler açarak çare bulmaya çalıştık. Mühendislik Fakültesi’nde Biyoteknolojiler üzerine bir bölüm açıldı. Malzeme Bilimleri dediğimiz bir başka bölüm açıldı. Bunlar yine disiplinler-arası bölümlerdir. Ben bu tür hibrid bölümlerin daha fazla olmasını arzu ediyorum. Yüksek lisans ve doktorada bunu daha fazla yapabiliyoruz, fakat lisans düzeyinde henüz başlangıç aşamasındayız. Mesela ‘Ortadoğu’ adı altında ayrı bir bölüm açıldı biliyorsunuz yüksek lisansta. Balkanlar için ayrı bir bölüm açtık. Asya Pasifik ve Avusturalya çalışmaları için ayrı bir bölüm açıldı. Buna benzer fen alanında da, diğer alanlarda da pek çok interdisipliner bölüm açmaya çalışıyoruz. Temel gayemiz verdiğimiz eğitimin hayatta bir karşılığının olması, yani mezunlarımızın okulumuzdan ayrıldıktan sonra, mezun olduktan sonra elde ettikleri diploma ile iş bulabilmeleri. Hayatlarını onunla kazanabilmeleri ve onun da ötesinde memlekete, ülkeye, insanlığa, bir katkı, fayda sağlayabilmeleri. Yoksa diplomayı alıp diplomalı işsizler kervanına katılmalarını istemiyoruz. Bütün bölümleri bu mantıkla oluşturmaya çalışıyoruz. Ama bizden önce kurulmuş bir düzen var. O düzenin aksayan bazı yönleri var. Sonra bizi aşan, bütün ülkeyi kapsayan eski bir sistem var, aşkın bir eğitim sistemi var. Onun bir parçasıyız nihayetinde. Herkes gibi orada aşamadığımız hususlar olabiliyor.

Şu an itibariyle istihdam konusunda Türkiye ortalamasının üzerindeyiz. Yani bizim mezunlarımız iş bulma konusunda Türkiye ortalamasının daha üzerinde bir performans sergiliyorlar. Mezun istihdamı konusunda gayretlerimiz devam edecek.

Üniversitede eğitimin odak noktasını değiştirmeye çalışıyoruz. Eğitimden araştırmaya kaymaya, eğitimde ise lisanstan yüksek lisansa yönelmeye, lisans eğitiminde ise daha elit bir eğitim anlayışına yönelmeye çaba gösteriyoruz…

Bir araştırma üniversitesi olmak istiyoruz. Meslek yüksekokullarımızı da uygulamalı bilimlere, özellikle zaman içerisinde kaydırabilirsek, yani ilçede de olsa merkezde de olsa iki yıllık değil de dört yıllık bir eğitim sistemine çevirebilirsek ve uygulama imkânlarını arttırabilirsek çok ciddi bir yol alırız diye düşünüyorum.

Mesela bugün stüdyoya gelmeden önce Çan Meslek Yüksek Okulu’ndan, iki yıllık Çan Meslek Yüksek Okulu’ndan Mekatronik Bölümü’nden arkadaşlar vardı, öğrencilerimiz vardı. Bizi çok sevindiren derece ile geldiler. 2013 yılı birincisi oldular. İzmir’deki Robotik Sumo dedikleri yarışmada robotlar birbiri ile çarpışıyor. Öğrencilerin yaptığı robotlar bir diğerini algılıyor sensörleri vasıtasıyla, pistin dışına atan onu kazanmış oluyor. Bütün üniversiteler arasında ÇOMÜ Robot Ekibi birinci oldu. Üniversitemiz robot çalışmalarında bir yarışmada birinci oldu. Geçen yıl da katılmışlardı. Mesela ODTÜ Robot Günleri’nde, dördüncülüğü almışlardı. Daha önce İzmir’de yine bir dördüncülük var. Birçok dereceleri var arkadaşların yani olabildiğince tüm bölümlerimizde sektörde, sanayide karşılığı olan bir çalışma içine sokmaya çalışıyoruz. Çan Mekatronik Bölümü bu sayede puanlarını çok yükseltti. Bu bölümümüz sayesinde Çan Türkiye’nin en iyi Meslek Yüksekokullarından biri haline geldi. Oradaki bölümümüz sayesinde mezunlarımız da mutlaka daha iyi iş buluyor. İstihdam sorunu bu şekilde hafifletilmiş oluyor. Yani mezunlarının istihdam sorunlarını hafifletebilmemiz için bir yandan onların becerilerini ve bilgilerini arttırmalıyız, diğer taraftan üniversitemizin bilimsel ve eğitsel itibarını arttırmalıyız. Bu çalışmayı hep yapıyoruz. Hayatta karşılığı olmayan, kontenjanları dolduramayan bölümleri içerik olarak, isim olarak vs. değiştiriyoruz veyahut da yeniden yapılanmaya götürüyoruz, başka bir bölümle birleştirip yeni bir bölüm oluşturmaya gayret ediyoruz.

Yapılan bir diğer çalışma da bütün bölümlere İngilizce takviye koymaya çalışıyoruz. Yani hazırlık bölümü oluşturmak, hatta mümkünse bazı bölümleri % 100 İngilizceye çevirmek istiyoruz. Yani, mezun olduktan sonra öğrenci, kendi sektöründe iş bulamasa bile yabancı dili sayesinde bazı alanlarda iş bulma imkânına kavuşabiliyor. Bu nedenle yabancı dil bilgisini konuya bakmaksızın tüm öğrencilerimizde arttırmamız gerekiyor.

Bir de üçüncü bir çalışmamız Türklere İngilizce öğretirken, uluslararası öğrencilere Türkçe öğretmeye çalışıyoruz. Geçen yıl 100 kadar öğrenciye Türkçe öğretildi ve bunların hepsi şu anda Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ve Balıkesir Üniversitesi’nde eğitimlerine Türkçe olarak devam ediyorlar. Bu yıl da 100’e yakın öğrenci ÇOMÜ’de Türkçe öğreniyor. ÇOMÜ TÖMER alanında çok iddialı ve hızla yol alıyor.

Yabancı öğrenci sayımız da hızla artıyor. Şu anda 600 kadar yabancı öğrencimiz var. 55 ayrı ülkeden, 600 civarında öğrencimiz var. Bu öğrencilerimizle farklı kültürleri, farklı gelenekleri ülkemize üniversitemize taşıyor ve üniversitemizin hem daha demokratik, daha çok-sesli, daha çeşitli olmasını sağlıyor hem de farklı ülkelerin en iyi beyinlerini, en iyi öğrencilerini buraya çekerek rekabetçi bir ortam oluşturmaya gayret ediyoruz. Tüm bu çalışmalarımızda tabii ki Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde eğitim ve bilimin kalitesini arttırmak, ismini daha da yükseklere taşımak ve birinci lig üniversitelerden biri haline getirmek ilkesi geçerli. Artık şu da bizim sloganımız oldu, mottomuz oldu: Ankara’da İstanbul’da ne varsa aynısı, hatta daha fazlası. Tüm çabamız bu yöndedir. Önce Ankara ve İstanbul’u yakalayacağız, ardından dünyanın en iyilerini…

Bu hedef doğrultusunda ciddi başarılar elde ettik. Ancak bu uzun bir yol ve bizler henüz yolun başındayız. Yolun başında hemen sonuç alalım denemez. O yüzden biz elimizden geleni yapacağız. Bizden sonrakiler ellerinden geleni yapacaklar ve belki 20 yıl sonra ÇOMÜ, kim bilir Türkiye’nin en iyi üniversitesi olacak veya ilk üçe girecek, belki dünyanın ilk 500, ilk 100 üniversitesi arasına girecek. Biz, o gayretin içerisindeyiz. Bizden sonrakilere daha iyi üniversite bırakalım onların işi daha kolaylaşsın istiyoruz… Şimdiden Türkiye’de ilk üçe girdiğimiz, dünyada ilk 1.000’e, ilk 500’e girdiğimiz alanlar var. Ancak bu yeterli değil. Bazı konularda başarı çok ama çok uzun bir zaman ve emekle gerçekleşebiliyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*